Bugün entel olasım var sevgilim.Boynuma yazın tüm muhteşem renklerini taşıyan bir fular takıp Taksime eyleme gitmek var bugün içimde.Sonra soluğu köhne bir barda ya da harika bir bahçesi olan cafede alıp,elimdeki gazetenin siyaset-dünya başlıklarını okumak.Bugün Boğaziçi’li olasım var,Bilim li yanıma karşılık.Yüksek lisans yapıp master için Avustralya ya gidesim var tam bugün.Ama sonra da eve gidip kısır yiyesim var mesela.
Dün senin içip masaya bıraktığın fincanını elime aldım.Kahve falı baktım sana.Baktığım ilk faldı bu,belki de gerçekten fal bakabilseydim dediğim ilk kahve fincanı.Annem çok eskiden bakardı ya hani,doğru da çıkardı,ondan öğrendiğim tek şeyi gördüm dudaklarının değdiği fincanda.Bir sürü göz vardı sende.Resmen fincanın etrafı gözlerle çevriliydi.Gözü olanın gözü çıksın dedim mahalle kadını edasıyla.Demekki keramet fincanı ele almakta.Bir anda erişiveriyor insan mahalle kadını ağızına,ne kadar ters gelse de bu durum ona ezelden beri.Sonra bir nevi ağız aramak için dedim ki seni tanıyanlara,derdi var besbelli,kafası karışık,bir karar almış ama geri de dönemiyor ileri de gidemiyor.Şaşıyordum her kelimemde kendime.Nasıl oluyordu da böylesine falcı rolü oynayabiliyordum.Aslında doğrusu ne biliyor musun? Kimse görmeden alıp o fincanı saklamak geldi içimden ve takip eden ilk hafta sonu koşa koşa taksimdeki falcılara gitmek.İnanmam da saçma ya,neyse,ne diyordum? Ağzını aradım etrafındaki insanların.Evet dediler,bir derdi var.Söylediler de.
Hani geçen gün annem avuç avuç gül toplamıştı,nereden bu güzel güller dediğimde ‘nasıl nereden,bahçemizdeki gülleri görmedin mi sen kızım?’ demişti.İnanamamıştım,nasıl yani ,her sabah ve her akşam yanından geçtiğim bahçenin gülleri miydi bunlar? Peki ben ne zaman bu kadar kör olmuştum? Kendi bahçemizdeki muhteşemlikten bir haber yaşamak lüksü de nereden gelmişti bana? Etrafımdaki daha hangi güzellikleri kaçırıyordum ki ben?
İşte sen de böyleymişsin.Tamam ben senin etrafındaki bir güzellik değilim.Fakat anladım ki,sen de körsün hayata benim kadar.Biz de zaten bu körlükle sonumuzu getiririz mutsuzluk içinde.Hem zaten biliyor musun? Neyse ya,boşver.
İçimde birikmiş biriken boşluk ile günleri sayıyorum. Bakmayın saymayı da bırakalı uzun zaman oldu. Ne olacak böyle bilemiyorum. Düşünmüyorum. Sadece çalışıyorum. Bundan sonrası hep böyle mi olacak diyorum.
Arada güzel gelişmeler yaşıyorum. Umutlanıyorum. Sonra yine eski halime dönüyorum. Ne olacak böyle ? Ne olacak ?
Çünkü güzel bir kadın
Sadece güzel bir kadın değildir
Sovyetlerin yıkılış nedeni
Bir dostun ihanetidir
Neron’un çaktığı kibriti uzatan
Kişidir
Güzel bir kadın
Brutus’un imparator olma arzusudur
Sıtmadan kırılan avrupadır
Atlantis’in haritalardan siliniş nedenidir
Güzel bir kadın
Seri katillerin…
Kız o sabah da her sabah olduğu gibi aceleyle evden çıktı.Vapuru kaçırmak istemiyordu.Alışmıştı zaten her sabah koşarak iskeleye varmaya,zevk de duymaya başlamıştı bundan. Çok güzel bir yaz sabahıydı.Zaten bütün yaz sabahları çok güzel olurdu. Güzel giyinmişti o gün.Yosun yeşili elbisesiyle açık kahverengi saçları müthiş bir uyum içindeydiler. Vapurun kalkmasına 3 dakika kala attı içeriye kendini.Hemen her zamanki yerine,en üst kata çıktı.Seviyordu orayı.Çok fazla kimse olmazdı sabahları o katta o da rahat rahat kitabını okur,müziğini dinler ya da düşünürdü.Solukları az önceki koşturmadan dolayı yeni düzene girmişti,göğsü yavaş yavaş inip kalkıyordu,bir eliyle saçını düzeltti,diğer eliyle çantasındaki dergiyi çıkarmaya çalıştı. İşte o an tabiri caizse ‘pat’ diye genç bir adam oturdu karşısına. Merhaba,dedi adam güleryüzle.
Kız şaşırdı buna,cevap bile vermedi kafasını çevirdi ters yöne fakat hemen akabinde kendini suçladı.Adam belki de canayakın biriydi ,olamaz mıydı? Ne vardı yani surat asacak,bir merhabadan hiç bir şey çıkmazdı ya neyse,iç hesaplaşmasına bir son verip dergisine daldı.
Birkaç dakika geçmişti ki karşısındaki adamın dikkatle kendisini incelediğini düşündü kız. Kafasını dergisinden kaldırdı ve sinirle sordu:
-Bir şey mi var?
-Ah,evet,bir şey var.
Adamın sırıtması kızı çileden çıkartmak üzereydi.
‘Bence biz birbirimiz için yaratılmışız’ dedi genç adam.
Kız iyice afalladı,sinirden gülerek dişlerinin arasından ve ağzının kenarıyla sordu:
-Ne diyorsun sen?
Adam heyecanla kızın yanına oturdu,refleks olarak geri çekti kendini kız,vapurun demirliğine dayandı. Korkma dedi adam,benden zarar gelmez.Sadece bu sabah seni bulacağımı bilerek uyandım.
Kız içinden sanırım deli bu adam diye geçirdi ve çaktırmadan çantasına uzandı,sağ eliyle biber gazını sıkı sıkı kavradı,eğer bir hamle daha yaparsa adam hiç düşünmeden sıkacaktı.
Biraz uzaklaşır mısın? Dedi kız.
Hay hay,dedi genç adam. Ve ekledi,yalnız beni dinleyin güzel bayan. Güzel bayan lafı kızı mest etmiş olacak ki gülümseyiverdi.
-Derdin ne senin?
-Bir derdim yok,sadece dediğim gibi,bu sabah seni bulacağımı biliyordum.Sanırım sen benim ruh eşimsin.
-Bunu da nereden çıkardın? 5 dakika öncesine kadar beni hiç görmemiştin bile!
-Hislerine güvenir misin?
-Hayır!
-Peki,o zaman biraz zor olacak.. Bakın..İsminizi öğrenebilir miyim?
-Hayır! Genç adam gülümsedi.
-Anlıyorum sizi fakat..Nasıl söylesem ,ben genelde vapura hiç binmem,hiç.Fakat bu sabah buradayım işte.Ve sen bana çok tanıdıksın,iskelede koşarken gördüm seni,anladım,bu o dedim!
Kız iyice gülmeye başladı.
-Deli misin sen?
-Bu kez benden hayır! Bak dinle,elindeki dergi en sevdiğim ve sürekli takip ettiğim dergi,yeşili seviyorsun ,tıpkı benim gibi,şu an okuduğun kitap en sevdiğim kitap..
Kız araya girdi: Hangi kitabı okuduğumu nereden biliyorsun ki?
-Çantan açık,içinde görünüyor,gördüm,ayrıca biber gazından elini çek istersen,sana zarar vermem.
Kız adamın zeki olduğunu düşünüp ondan bir nebze de olsa etkilendi. Anlaşıldı,bu sabah vapur yolculuğu enteresan geçecekti. Adam devam etti: Ayrıca,tipin,hayallerimdeki kadının tipi.O sun sen işte,eminim.Diyorum ya,iskelede gördüğüm an anladım ,o sun sen,yıllardır beklediğim kadın. Genç kız doğruyu söylemek gerekirse etkilenmişti adamadan.Daha önce hiç kimse ona bu tarz davranmamış,kendisini özel hissettirmemişti. Ve konuşmaya başladılar.Yarım saat süren eğlenceli bir konuşma.Bolca güldüler mesela. O gün kendini çok şanslı hissetti kız.Belki de bu deli genç doğru söylüyordu,belki de vardı masallarda filmlerde olan şey,ilk görüşte aşk!
Aradan 45 dakika geçti ve yolculuk sona erdi.Vapur kıyıya yanaştı.Ayrı ayrı bindikleri vapurdan birlikte indiler.Kader denilen şey bu olsa gerekti kıza göre. Mutluydu.Belki de çocuklarının babasını bulmuştu. İndiklerinde kız sordu: Ne tarafa gideceksin?
-Sağa,sen?
-Ben karşıya geçeceğim.Burada ayrılmamız gerekiyor sanırım.
-Evet öyle.
Ve genç adam birden arkasını dönüp ilerlemeye başladı.
Kız afalladı yine.Ne tuhaf bir adamdı böyle.
Arkasından seslendi: -Ömer,Ömer!
Adam döndü: -Efendim Burcu?
-Ee,bu kadar mı yani? Bir daha nasıl görüşeceğiz? Bir telefon numarası ya da mail adresi almayacak mısın?
Ömer Burcu ya yaklaştı.Sakin bir ses tonuyla şunları söyledi:
Bak Burcu,bu yaptığım şey için beni affet olur mu? Çok iyi ve saf bir kızsın.Ben,ben nişanlıyım ve nişanlımı çok seviyorum.
Kız anlam veremedi.Neler saçmalıyordu yine bu deli adam?
-Ne?
-Evet nişanlıyım,bak fazla vaktim yok hızlıca anlatacağım.Ben hastayım,ileri seviyede anksiyete bozukluğu var bende,tedavi görüyorum 1 yıldır ve hala düzelemedim.Vapura,uçağa binemiyorum.Nefesim daralıyor ve atak geçiriyorum.Bu sabah da çok ama çok önemli bir görüşmem var,otobüsü kaçırdım ,taksi bulamadım ve bir sonraki otobüs de yarım saat sonra gelecekti.Mecbur kaldım,vapura bindim.Biriyle konuşmam,vapurda olduğumu unutmam gerekiyordu,sana gelip direk bunları anlatsam belki de hiç konuşmayacaktın benimle.Ben de mecburen böyle bir şey yaptım,affet.Ve gitmem gerekiyor,umarım hakettiğin birini bulursun ayrıca..Ayrıca çok dikkat et,herkes benim gibi iyi niyetli olmayabilir,safsın,inanma kimseye.
Ve adam hızla uzaklaştı. Genç kız kalakaldı.O kadar şaşkındı ki ağzını dahi açamadı.Adam tek nefeste neler açıklamıştı öyle! Şaka falan olmalıydı. Saatine bakmadı fakat bir hayli zaman orada öylece ayakta kalakalmıştı. Kız mı çok salaktı,saftı yoksa adam mı çok kurnaz ve acımasızdı? Düşünerek işe gitti kız.O gün ağzını bıçak açmadı.
Önce Taksim’deydi. Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:
“Ne olur geri dönme!”
Sonra Nişantaşı’nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:
“Ne olur geri dönme!”
Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte. “Buralarda bir çocuk herhalde” dedim. “Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine.”
Sonra işler değişti. Maslak’ta, ki uzaktır Nişantaşı’na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:
“Ne olur geri dönme!”
Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:
“Ne olur geri dönme!”
Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte.
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda, en baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse gelmez. Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:
“Ne olur geri dönme!”
Artık geri dönme.
İtalo Calvino’nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın “her yerde olmadığı” için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul’da bugünlerde. Her yere yazıyor:
“Ne olur geri dönme!”
Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:
“Ne olur geri dönme!”
Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını. Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını. Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını.
Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:
“Ne olur geri dönme!”
Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu.
İstanbul’da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama işte, kolay gelsin diyorum.
Yıllardan sonra bir şekilde izini bulduğum adama tüm gözükaralığımla mail attım.Böyle uzun bir mail.Yani daha doğrusu uzun bir mektup.3 yılın acısını çıkradım mektupta.Neyime güveniyorsam artık.Sonra,ertesi gün o mail adresine girip baktım.Hiç gelen mail yoktu.O gün belki de 7-8 kere baktım.Yoktu.Çok nadir kullandığım bir mail adresiyle attım.Orada zaten hiç gelen mail olmazdı fakat bu kez olmalıydı.Yani ben o kadar uzun yazmışım,uzununu geçtim içimdeki her haltı dökmüşüm insan en azından bir teşekkür eder.Teşekkür eder veya küfür eder.Fakat bir geri dönüş olmalıydı anlıyor musunuz? Neyse efendim.Ben o gün defalarca baktım yoktu cevap falan.Bir sonraki gün 3-4 kere baktım sanırsam.Yine yoktu.Tıpkı şey gibiydi,Bridget Jones ta hani telesekreter diyor ya:
‘Hiç sesli mesajınız yok.Kimse sizi aramadı.Anneniz bile sizi aramadı.’ diye,hah işte aynen öyleydi.Sonra bir sonraki gün 2 kere baktım.Dün 1 kere baktım yalnızca.
Ve bu sabah,az önce,tekrar elim gitti o mail adresine.
Adresi girdim,şifreyi girdim ve entera bastım.
O da ne?
Aman Allahım ‘1’ i gördüm.
Bir mail gelmişti,evet,gelmişti..
Ellerim o an tir tir titredi,ellerimle birlikte dizlerimde titremeye başladı.Kendi aralarında ritmik ahengi bulmuşlardı.Tir tir titreyip kalbimdeki heyecan fon müziğine eşlik ediyorlardı.
Lanet olsun ki sonuç hüsrandı.
Windows Live dan gelmişti o gelen de.
Şu an sağ kolum omuzumdan itibaren uyuşmuş durumda.Az önceki heyecandan.Ellerim desen,hala titriyor.Kalbime de az önce sanki bir iğne battı çıktı.
Dizlerim geçti ama.
Ama sağ kolum uyuşuk.Onu hep seveceğim.Windows Live da hep küfür edeceğim.
Ben en iyisi Google dan en etkili intihar şekillerini araştırayım.
Hepinize günaydın.
Tartışma sırasında bir an bile unutmadığım,hiç aklımdan çıkmayan şey ise Lara’ya duyduğum yürek paralayıcı aşktı.Onu öylesine seviyordum ki,bu aşktan içim sızlıyordu.
O sırada gerçekten de sızlıyordu yüreğim.Sanki ne kadar ciddi ve ağır olursa olsun konuştuğumuz her şey önemsizdi;onun yüzüne bakmak ve sesini duymak için yaşadığımı hissediyordum.
Güzel miydi? Evet güzel olmasına güzeldi ama bu o kadar önemsiz bir ayrıntıydı ki benim için.Başına bir şey gelse,yüzü değişse,hatta çirkinleşse bile ona olan duygularım değişmezdi.Güzellikten çok daha farklı bir şeydi beni ona vurgun kılan.Anlatılmaz,dile söze gelmez bir şey;bir hava,bir tavır,sesindeki ince bir kırılma,dudaklarının kıyısındaki hafif bir gölgelenme,gülerken çenesinde oluşan küçük çukur…Bunların hepsi,hepsi çok güzel şeylerdi.
Livaneli-Son Ada



